Yolda – Jack Kerouac

“eski püskü bavullarımız gene kaldırıma yığılmıştı; daha gidecek çok yol vardı önümüzde. ama önemli değildi, çünkü yol hayattır.”

1950’lerde Amerika’da kendilerin popüler kültür karşıtı olarak tanımlayan “Beat” kuşağının, hem isim babası, hem de beat hareketinin lideri ve sözcüsü olan Jack Kerouac, uzun süre yayıncı bulamadığı “Yolda” (1957) isimli kitabında böyle diyor ve devam ediyor. “bir yola neden çıktığınızı bilmiyor olabilirsiniz. yoldaki bu kalabalığın içinde ne işiniz olduğunu bilmiyor, hatta bunu sormuyor bile olabilirsiniz. yolun sonunu merak etmemek gibi bir dinginliğin, sonsuza kadar yürümeye yetecek bir gücün sahibi de olabilirsiniz. sizi yolculuğa çeken yolun sonu değil, yolun kendi de olabilir.”

belki sadece gitmeyi seviyorsunuzdur. kaçıyor da olabilirsiniz ya da böyle olduğunu sanıyorsunuzdur. öyledir.”

Sürekliliğin, her türlü muhafazakarlığa, durağanlığa karşı “yolda” olmanın metaforik anlatısını içeren kitap, modern toplumun birey üzerindeki tahakkümüne karşı, alternatif arayışları çerçevesindeki kaçışlarından belki de tekniğin, teknolojinin giremediği en “son” öyküyü anlatır.

“arabayla uzaklaşırken arkanızda bıraktığınız insanların düzlükte ufalarak nokta haline gelip kaybolduklarını gördüğünüz anda hissettiğiniz o duygu nedir? fazlasıyla büyük bu dünya, bizi ezip geçiyor duygusudur bu; ve vedadır. ama biz yine de gökyüzünün altında bir sonraki çılgın maceraya doğru koşarız” (s.163)

Beat kuşağının önderliğini üstlendiği yola düşme özgürlüğünü motosiklet ile bağlantılayıp, yeni kültürü tanımlayan film olan `Easy Rider`de temelde bu kitabından kaynaklandığı söylenilebilir.

“mutluluk ve zevkten dans kendilerinden geçmişçesine dans ediyorlardı sokaklarda, bense ilgimi çeken insanlar söz konusu olduğunda hep yaptığım gibi peşlerinden sürükleniyordum, çünkü benim için yalnız çılgın insanlar önemlidir,
yaşamak için çıldıranlar, konuşmak için çıldıranlar, kurtarılmak için çıldıranlar, aynı anda her şeyi birden arzulayanlar, hiç esnemeyen, beylik laflar etmeyen, yıldızların arasında örümcekler çizerek patlayan ve en ortalarındaki mavi ışığı görenlere, “vay canına!” dedirten o muhteşem sarı patlayıcılar gibi yanan, yanan, yanan insanlar”
( s.14)

“Yolda” gidişin sonu ve amacı yoktur, yolda olmak amacın kendisidir.

bir defasında “öldüğümüz zaman bize ne olacak?” diye sordum.

“ölmüşsen ölmüşsündür zaten, hepsi bu,”

diye cevap verdi. odasında, psikanalistiyle birlikte kullandıklarını söylediği bir zincir takımı vardı: narkoanaliz yapmayı deniyorlarmış, ihtiyar boğa’nın, derinlere doğru indikçe kötüleşen yedi ayrı kişiliği olduğunu keşfetmişler. en sonuncusu gözü dönmüş bir geri zekâlı, ortada ise başkalarıyla beraber kuyrukta bekleyen ve, “bazıları piçtir, bazıları değil, bütün mesele bu,” diyen ihtiyar bir zenci. (s.152)

“insanların dünyasında adsız olmak cennette ünlü olmaktan iyidir. cennet nedir ki zaten? yeryüzü nedir? hepsi zihnimizde.” (s252)

dean tam beş dakika lokantanın önünde dikildikten sonra içeri girip yerine oturdu. “eee,” dedim “dışarıda ne yapıyordun öyle yumrukların sıkılı? bana sövüp böbreklerim hakkında yeni espriler mi düşünüyordun?”
dean sessiz sessiz başını salladı. “hayır oğlum, hayır oğlum, tamamen yanılıyorsun. öğrenmek istiyorsan söyleyeyim.”
“söyle söyle, çekinme.” bütün bunları söylerken kafamı yemekten kaldırmadım. kendimi hayvan gibi hissediyordum.
“ağlıyordum,” dedi dean.
“yok canım, daha neler! sen hiç ağlamazsın ki!”
“öyle mi dersin? neden ağlamazmışım?”
“ağlayacak kadar canın yanmaz da ondan.

söylediklerimin hepsi kendime sapladığım bıçaklardı aslında.

ya işte böyle, günbatımı olunca bazen nehir kenarındaki yıkık iskeleye oturur, göz alabildiğine uzanan gökyüzünü seyreder, inanılmayacak kadar büyük tek bir tümsek halinde batı kıyısı’na doğru yuvarlanan o toy toprakların, başını alıp giden yolların ve sonsuzlukta oturup hayal kuran insanların varlığını hissederim, derim ki çocuklar ağlıyordur şimdi, ağlamalarına izin verilen yerde, o gece gökte yıldız olmayacak, tanrı ayıcık pooh’dur, bilmez misiniz?

akşam yıldızı çayırın üstüne ölgün ışıklarını döküyor olmalı,

az sonra esaslı bir gece çökecek, dünyayı kutsayan, bütün nehirleri karartan, tepeleri sarıp sarmalayan, son kıyıyı da kaplayan gece, ve kimse kimseye ne olacağını bilmeyecek,

yaşlanmanın çaresiz sefaletinden başka, işte o zaman dean moriarty gelir aklıma, ardından ihtiyar dean moriarty, bulamadığımız baba, ve gene dean moriarty. (314)

1960′lı yıllarda ritm ve blues sanatçısı Percy Mayfield’ın sözlerini yazdığı ve Ray Charles la özdeşleşen ünlü günümüze uzanan şarkısı “Hit the road Jack” Beat kuşağının getirisi olarak Jack Kerouac ve Yol’a adanmıştır.

hit the road, jack
and don’t you come back
no more! no more! no more! no more!
hit the road, jack
and don’t you come back no more. (what you say?)
hit the road, jack
and don’t you come back
no more! no more! no more! no more!
hit the road, jack
and don’t you come back no more.

oh, woman oh woman
don’t you treat me so mean!
you’re the meanest ol’ woman
that i’ve ever seen
but i guess if you say so
i’ll haveta pack my things and go. (that’s right!)

About these ads
Bu yazı Kitap(lık) içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s